İlişkilerde sorun yaşandığında çoğu çiftin zihninden ilk geçen düşünce şudur; “Eyvah, demek ki ilişkimiz iyi gitmiyor.” Oysa aynı duruma farklı bir yerden bakmak mümkündür. İlişkide ortaya çıkan sorunları birer tehdit ya da çöküş işareti olarak değil, ilişkinin gelişimsel süreçlerinin doğal bir parçası ve hatta bir dönüşüm fırsatı olarak görmek, hem ilişkinin kaderini hem de bireylerin içsel yolculuğunu kökten değiştirebilir.
Bir ilişki başladığında çoğu zaman yoğun bir çekim, tutku, romantizm ve cinsellik eşlik eder. Bu dönem, psikolojide sıklıkla “idealizasyon evresi” olarak adlandırılır. Taraflar birbirini büyülenmiş gibi görür; farklılıklar değil benzerlikler dikkat çeker. Bu aşama aslında ilişkinin ilk eşiğidir ve her çift bu eşiği geçemez. Eğer bir çift bu dönemi yaşayıp daha stabil bir evreye ulaşabildiyse, bu bile ilişkinin belirli gelişim basamaklarını başarıyla geçtiğini gösterir. Ancak stabilite, sorunların sona erdiği anlamına gelmez. Tam tersine, ilişkinin derinleşmeye başladığı noktada gerçek kişilikler, geçmiş deneyimler ve duygusal yaralar daha görünür hale gelir.
İlişkide karşılaşılan tümsekler, çıkmazlar ve çatışmalar çoğu zaman çiftleri korkutur çünkü belirsizlik içerir. İnsan zihni öngörülebilirliği sever; ilişkide ne yaşayacağını önceden bilmek ister. Bu yüzden bazı kişiler partnerini sürekli test eder, garanti arar, kontrol etmeye çalışır ya da geleceği kesinleştirecek sözler talep eder. Oysa ilişkiler doğası gereği öngörülemezdir. Çünkü ilişki dediğimiz şey iki farklı geçmişin, iki farklı bağlanma stilinin, iki farklı duygusal haritanın karşılaşmasıdır. Bu nedenle ilişkide yaşanacak her şeyi önceden bilmeye çalışmak, aslında imkânsız olanı kontrol etmeye çalışmaktır ve çoğu zaman kişiyi yoran bir çabaya dönüşür.
İlişkide bir sorun yaşandığında bunu yalnızca “problem” olarak görmek yerine bir “çağrı” olarak değerlendirmek daha işlevseldir. Sorun, ilişkinin alarm sistemidir. Alarmın amacı korkutmak değil, dikkat çekmektir. Nasıl ki bedende hissedilen ağrı, bedenin bir yerinde ilgilenilmesi gereken bir nokta olduğunu gösterirse, ilişkideki çatışmalar da duygusal sistemin “buraya bak” sinyalidir. Bu sinyal önce bireye, sonra ilişkiye yöneliktir. Çünkü her ilişki sorunu aslında iki katmanlıdır; dışarıda yaşanan olay ve içeride tetiklenen duygu.
Çoğu çatışma yüzeyde basit görünür; geç kalma, mesaj atmama, unutma, eleştirme, ilgisizlik gibi. Ancak bu olayların yarattığı duygusal reaksiyon genellikle geçmiş deneyimlerle bağlantılıdır. Örneğin partnerin geç cevap vermesi yalnızca bir iletişim sorunu değildir; terk edilme korkusu olan biri için bu durum yoğun kaygı yaratabilir. Bu noktada yaşanan tartışma aslında şimdiki zamana değil, geçmişteki duygusal yaraya bağlıdır. Bu yüzden ilişkide sorun yaşandığında asıl soru şudur; “Bu olay bende neyi tetikledi?”
İlişkide “bam telinin” değdiği yer tam da burasıdır. Her insanın hassas olduğu, savunmasız kaldığı, geçmişten getirdiği kırılgan noktaları vardır. Bu noktalar çoğu zaman çocukluk deneyimleri, bağlanma ilişkileri, değersizlik ya da yetersizlik hisleriyle bağlantılıdır. Partnerin söylediği bir söz, yaptığı bir davranış bu hassas alanlara dokunduğunda kişi yalnızca bugünkü duruma tepki vermez; geçmişte yaşadığı benzer duygular da aktive olur. Böylece küçük bir tartışma, aslında çok daha büyük bir duygusal fırtınaya dönüşebilir.
Tam da bu nedenle ilişkisel sorunlar, bireysel farkındalık için güçlü bir alan sunar. Çünkü insan kendi kör noktalarını en net ilişkide görür. Tek başına yaşarken fark edilmeyen hassasiyetler, partnerle kurulan yakınlıkta görünür hale gelir. Yakınlık, aynı zamanda görünürlük demektir. Görünürlük ise savunmasızlıkla birlikte gelir. Bu yüzden ilişkiler hem en güvenli alan hem de en tetikleyici alan olabilir.
Birçok çift sorun yaşadığında tek hedefi sorunu hızlıca ortadan kaldırmak olur. Tartışma bitsin, gerginlik geçsin, huzur geri gelsin istenir. Oysa bazen asıl ihtiyaç sorunu hemen çözmek değil, onun ne anlattığını anlamaktır. Çünkü sorun çözülmeden önce anlaşılmalıdır. Eğer yalnızca yüzeydeki davranış değiştirilirse ama alttaki duygu görülmezse, sorun başka bir biçimde yeniden ortaya çıkar. Bu nedenle çatışmalar, yalnızca çözülmesi gereken durumlar değil, aynı zamanda anlaşılması gereken mesajlardır.
İlişkisel sorunları fırsata dönüştüren şey işte bu bakış açısıdır. Sorun olduğunda “neden bu oldu?” yerine “bu bana ne anlatıyor?” diye sormak, kişiyi savunmadan farkındalığa geçirir. Bu soru bireyin kendi iç dünyasına dönmesini sağlar. Kendi hikâyesini, kendi yaralarını, kendi ihtiyaçlarını fark eden kişi, partnerine karşı da daha açık ve şefkatli hale gelir. Çünkü artık mesele haklı çıkmak değil, anlamaktır.
Sağlıklı ilişkilerde sorun yaşanmaması değil, sorunla nasıl başa çıkıldığı belirleyicidir. Sorunlar kaçınılmazdır; çünkü iki farklı insanın olduğu yerde farklılık da vardır. Önemli olan bu farklılıkların çatışmaya mı yoksa gelişime mi hizmet edeceğidir. Eğer çift sorunları bir savaş alanı olarak görürse ilişki yıpranır. Ama sorunları bir keşif alanı olarak görürse ilişki derinleşir.
Sonuç olarak ilişkide yaşanan her kriz, aynı zamanda bir büyüme eşiğidir. Bu eşikten geçmek kolay değildir; çünkü yüzleşme gerektirir. Ancak yüzleşmenin olduğu yerde dönüşüm mümkündür. İlişkideki sorunlara yalnızca çözülmesi gereken problemler olarak değil, bireyin kendini ve partnerini daha derin tanımasına olanak sağlayan kapılar olarak bakıldığında, ilişki yalnızca sürmez — olgunlaşır. Ve belki de en kritik nokta şudur; ilişkiyi güçlü yapan şey hiç sorun yaşamamak değil, sorunların içinden birlikte geçebilmektir.