Birçok kişi ilişkisini anlatırken “seviyoruz”, “alıştık”, “onca yıl boşa mı gitsin” gibi cümleler kurar. Ancak terapi odasında biraz durup derine indiğimizde, ilişkinin merkezinde her zaman sevginin olmadığını fark ederiz. Bazen bir ilişkiyi ayakta tutan şey sevgi değil; yalnız kalma korkusu, toplumsal beklentilerden kaçış ya da alışkanlıkların verdiği sahte güven olabilir.
Bu üç unsur, ilişkiyi dışarıdan bakıldığında “devam ediyor” gibi gösterir. Oysa içeride yaşanan çoğu zaman canlı, besleyici ve dönüştürücü bir bağ değil; ertelemelerle, bastırmalarla ve suskunluklarla yürüyen bir birlikteliktir. Gelin, ilişkiyi ayakta tutan sıklıkla gördüğümüz 3 nedene daha detaylı bakalım.
1. Yalnız Kalma Korkusu: İlişkinin Sessiz Gardiyanı
Yalnız kalma korkusu çoğu zaman bugüne ait değildir. Kökleri geçmiştedir. Çocuklukta yeterince görülmemiş olmak, terk edilme deneyimleri, duygusal olarak yalnız bırakılmak ya da ilişkilerin ani kopuşlarla sonlanması, bireyin iç dünyasında şu inancı oluşturur; “Eğer o giderse, ben yalnız kalırım ve çökerim.”
Bu inançla kurulan ilişkilerde kişi çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını geri plana iter, rahatsız olduğu konuları konuşmaz, sınırlarını belirsizleştirir. Çünkü mesele ilişkinin niteliği değil, ilişkinin varlığıdır.
Böyle bir ilişkide kalmak, sevgiyle kalmak değildir. Bu, korkuyla kalmaktır. Korkuyla kalınan ilişkilerde tartışmalar çözülmez, sorunlar halının altına süpürülür ve zamanla ilişki, iki kişinin de içinde yalnız hissettiği bir alan hâline gelir.
2. Bekâr Olmanın Duygusal Yükünden Kaçmak
Özellikle bizim coğrafyamızda ilişki ve evlilik, yalnızca iki kişi arasındaki bir bağ değil; aynı zamanda toplumsal bir statüdür.
Bekâr olmak çoğu zaman;
Bu baskı altında bazı kişiler ilişkiyi bir duygusal sığınak olarak değil, bir toplumsal kalkan olarak kullanır. Evlilik, kişinin bireysel huzurundan çok, dış dünyanın sorularını susturmak için sürdürülür. Bu tür ilişkilerde kişi şunu düşünür; “Mutlu muyum bilmiyorum ama en azından yalnız değilim.” Oysa yalnız olmamak ile yalnız hissetmemek aynı şey değildir. Birçok evli çift, resmî olarak birlikteyken duygusal olarak son derece yalnızdır.
3. Alışkanlık: Güven Veren Ama Canlı Olmayan Bağ
Alışkanlık, ilişkilerin en güçlü ama en sinsi bağlayıcısıdır.
Birlikte yapılan kahvaltılar, otomatikleşmiş mesajlaşmalar, her yıl aynı dönemde yapılan tatiller, aynı tartışmalar, aynı suskunluklar. Bütün bunlar kişiye bir tanıdıklık hissi verir. Tanıdık olan güvenlidir. Ama güvenli olan her zaman canlı değildir.
Alışkanlıkla sürdürülen ilişkilerde genellikle şu cümle duyulur; “Aslında büyük bir sorunumuz yok.” Ama aynı zamanda şunlar da vardır:
Bu noktada ilişki, iki kişinin birlikte büyüdüğü bir alan olmaktan çıkar; iki kişinin bildiği bir rutinde oyalanmasına dönüşür.
Bu üç meseleyi düşündüğünüzde, kendinize dürüst olarak ilişkinizi gözden geçirdiğinizde, eğer sizi ilişkinize bağlayan şey; yalnız kalma korkusuysa ya da toplumsal baskılardan kaçışsa ya da alışkanlığın verdiği sahte güvense; ilişkinizin “kötü” olduğu anlamına gelmez.
Ama gözden geçirilmesi gerektiği anlamına gelir.
Sevgi; korkudan değil, kaçıştan değil, alışkanlıktan değil; seçimden doğar. Her gün yeniden seçilen, konuşulabilen, dönüşebilen ve iki kişinin de kendisi olabildiği bir bağdır. Belki de sorulması gereken en dürüst soru şudur; “Bu ilişkide kalmayı mı seçiyorum, yoksa gitmeye cesaret edemediğim için mi buradayım?”
Bu sorunun cevabı, ilişkinizin geleceğiyle ilgili size sandığınızdan çok daha fazla şey söyleyecektir.