Bazen ilişkinizde öyle anlar olur ki aynı evin içinde yaşadığınız, aynı hayatı paylaştığınız, aynı yatağa baş koyduğunuz insan size kilometrelerce uzakmış gibi gelir. Konuşursunuz ama anlaşılmazsınız. Anlatırsınız ama duyulmazsınız. Kendinizi ifade etmeye çalışırsınız ama söyledikleriniz ya yanlış anlaşılır ya da tamamen yok sayılır. İşte tam da bu noktada ilişkinizde görünmeyen ama çok güçlü bir süreç işlemeye başlar. Çünkü çoğu zaman eşiniz size doğrudan; “Ben kırıldım.” “Ben yalnız hissediyorum.”“Ben senden uzaklaşıyorum.” “Beni duymanı istiyorum.” demez.
Bunun yerine bu duygularını dolaylı yollarla göstermeye başlar. Belki daha sinirli olur. Belki sürekli eleştirir. Belki içine kapanır. Belki susar. Belki en ufak mesele büyüyormuş gibi görünür. Belki de sürekli aynı konuları gündeme getirir. Ve siz tüm bunları sadece “sorun çıkarmak”, “abartmak”, “huysuzluk yapmak” ya da “kavga etmek istemek” olarak yorumlayabilirsiniz. Halbuki çoğu zaman bunların altında çok daha derin bir ihtiyaç vardır; “Beni gör.” “Beni duy.” “Benim duygumu fark et.” “Benimle bağ kur.”
Ancak ilişki içerisinde çiftler birbirlerinin duygularını duymak yerine savunmaya geçmeye başladığında ilişkinin dili değişir. Artık merak eden değil suçlayan bir dil oluşur. Anlamaya çalışan değil kendini haklı çıkarmaya çalışan bir ilişki başlar. Yakınlaşmaya çalışan değil mesafe koyan bir dinamik oluşur. Örneğin eşiniz size; “Benimle hiç ilgilenmiyorsun.” dediğinde aslında altında; “Seni özlüyorum.” duygusu olabilir.
Ama siz bunu bir suçlama olarak duyduğunuzda kendinizi savunursunuz; “Ben zaten çok çalışıyorum.” “Hiçbir şey yetmiyor.” “Ben ne yaparsam yapayım yaranamıyorum.”
Ve böylelikle bir taraf görülmediğini hissederken diğer taraf da değersiz ve yetersiz hisseder. İşte çiftlerin en sık düştüğü kısır döngülerden biri budur. Çünkü aslında ikiniz de kötü insanlar değilsinizdir. Sadece birbirinizin yardım çağrısını yanlış yerden duymaya çalışıyorsunuzdur. Oysa ilişkilerde en önemli meselelerden biri eşinizin davranışının altındaki duyguyu görebilmektir.
Bir insan bazen öfkesinin içinden sevgiyi anlatmaya çalışır. Bazen sessizliğinin içinde kırgınlığını taşır. Bazen eleştirisinin altında “yakın olmak istiyorum” ihtiyacı vardır. Fakat partnerinizin davranışını yalnızca davranış olarak yorumladığınızda ilişkinizdeki derin bağı kaçırırsınız. Çünkü ilişkinizde esas mesele kimin haklı olduğu değildir. Esas mesele birbirinizin duygusuna erişip erişemediğinizdir. Birbirinizin duygusunu duyamadığınızda ilişkinizde yalnızlık büyümeye başlar. Ve bu yalnızlık zamanla öfkeye dönüşebilir. Öfke büyüdükçe iletişim sertleşir. İletişim sertleştikçe güven azalır. Güven azaldıkça çiftler birbirinden uzaklaşır. Sonra bir bakarsınız ki aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşamaya başlamışsınızdır. İşte tam da bu nedenle ilişkinizde yalnızca “ne söylendiğine” değil, “neden söylendiğine” kulak vermeniz gerekir.
Eşiniz size bir şey anlatırken hemen çözüm üretmeye çalışmak yerine; “Şu anda ne hissediyor olabilir?” “Bana aslında ne anlatmaya çalışıyor?” “Bu davranışın altında hangi ihtiyaç yatıyor?” sorularını kendinize sormanız çok kıymetlidir. Çünkü bazen bir ilişkinin kurtulması için gereken şey büyük değişimler değildir.
Gerçekten duyulmak. Gerçekten anlaşılmak. Ve duygunun görülmesi. Bir insanın ilişkide en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri budur. Eğer siz ilişkinizde birbirinizin yardım çağrılarını duymayı öğrenebilirseniz, tartışmalarınız bile ilişkinizi yıkan değil ilişkinizi büyüten bir hale dönüşebilir. Çünkü duyulan duygu sakinleşir. Görülen insan yumuşar. Anlaşılan taraf savunmayı bırakır. Ve ilişki yeniden güvenli bir alan olmaya başlar.